(C.: Şevâyib) Ayıp. Noksan. * Pis, murdar. * Saçı ve sakalı beyazlamış olan kimse.
ŞAYİFE
Dişleri fazla olan kimse. (Müe: şefvâ)
ŞAYK
Dağ, cebel.
ŞAZ
(Bak: şazz)
ŞAZELÎ
(Ebu Hasan Şazelî) Nureddin Ebu Hasan-ı Şazelî de denildiği gibi Ali bin Abdullah diye de anılmaktadır. Tunus'lu olup Şazeliye Tarikatı kurucusu olarak bilinir. Tasavvufî, ilmî bir çok eseri vardır. Tarikatının tekke ve zaviyesi yoktur. Hicri 654 yılında Mekke-i Mükerreme'ye giderken sahrada dâr-ı bekaya hicret etmiştir. (R. Aleyh)
ŞAZİB
(C.: Şüzeb) Zayıf, ince belli davar. * Katı yer, sert arazi.
ŞAZİB
Vatanından başka bir tarafa giden kimse.
ŞAZİYYE
(C.: Şezâyâ) Kavis, yay. * Ağaç kıymığı gibi, bir şeyden kopmuş parça. * Kırılan kemikten meydana gelen parçalar. * İncik kemiği.
ŞAZZ
(Şâzze) Kaide hârici olan. Umumi nizamdan ayrılmış olan, müstesna bulunan.
ŞEA'
Dağılıp parçalanmak.
ŞEABİB
(Şü'bub. C.) (Bak: Şü'bub)
ŞEAF
Hırs. * Mübâlağa. * Kalbin aşktan yanması.
ŞEAFE
(C.: Şüuf-Şiâf-Şeafât) Dağ başı. * Her nesnenin âlâsı ve üstü.
ŞEAİR
(Şiâr. C.) Âdetler, İslâm işaretleri. İslâmlara ait kaideler. Allah'ı anmak, hamdetmek, ezan okumak, İslâmî kıyafet gibi. Bunlara Şeair-i İslâmiye denir. Bütün müslümanlarla alâkalı mes'eleler ve alâmetler, umumun hissedar olduğu işlerdir.(Sünnet-i Seniyyenin içinde en mühimmi, İslâmiyyet alâmetleri olan ve şeaire de taalluk eden sünnetlerdir. Şeair, âdeta hukuk-u umumiye nev'inden cemiyete âit bir ubudiyettir. Birisinin yapmasiyle o cemiyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemâat mes'ul olur. L.)(Nasıl "Hukuk-u Şahsiye" ve bir nevi "Hukukullah" sayılan "Hukuk-u Umumiye" nâmiyle iki nevi hukuk var. Öyle de: Mesâil-i şer'iyede bir kısım mesâil, eşhâsa taalluk eder; bir kısım, umuma, umumiyet itibariyle taalluk eder ki; onlara "Şeair-i İslâmiye" tabir edilir. Bu şeairin umuma taalluku cihetiyle umum onda hissedardır. Umumun rızası olmazsa; onlara ilişmek, umumun hukukuna tecavüzdür. O şeairin en cüz'îsi (sünnet kabilinden bir mes'elesi) en büyük bir mes'ele hükmünde nazar-ı ehemmiyettedir. Doğrudan doğruya umum âlem-i İslâma taalluk ettiği gibi, Asr-ı Saâdetten şimdiye kadar bütün eâzım-ı İslam'ın bağlandığı o nurani zincirleri koparmaya, tahrip ve tahrif etmeğe çalışanlar ve yardım edenler düşünsünler ki, ne kadar dehşetli bir hatâya düşüyorlar. Ve zerre miktar şuurları varsa, titresinler!.. M.)
ŞEAL
Davar kuyruğunun beyazlığı.
ŞEAMAT
(Şeâmet. C.) Uğursuzluklar, şeâmetler.
ŞEAMET
Uğursuzluk, kötülük, bedbahtlık.
ŞEANLA'
Uzun, tavil.
ŞEARİR
Davar yanırına üşüşen sinek ve üvez. * Her yöne dağılmak.
(Şâire. C.) Hac için hazırlanan nişanlı kurbanlar. Şâireler. Safâ. Merve, Mina ve Arafat gibi, menâsik-i haccın edâ edilecek yerleri ve dinin alâmetleri. Menâsik ve âyin rüsumu.
ŞEB
f. Gece, karanlık.
ŞEBAAT
Dolgunluk, tokluk.
ŞEBAB
(Şebibe) Gençlik. * Yiğit, civan. * Gençler.
ŞEBABANE
f. Genç ve yiğit olarak. Genç gibi, yiğitçesine.
ŞEBABİYET
Gençlik, tazelik. Yiğitlik. Civanlık.
ŞEBAH
(C.: Eşbâh) Cüsse, cisim, ceset. Şahıs. Karaltı.
ŞEBAHET
Benzeme, benzeyiş.
ŞEBAK
Şehvet galip olup cimaa çok hırslı olmak. * Koyu karanlık.